29 Kasım 2013 Cuma

Alternatif yaşam formları 1: Koza evim



“Gidiyorum buralardan, dağ başında yaşayacağım.” / “Canım nerede isterse orada yaşayacağım; evimi de kendi seçtiğim yere kuracağım.” / “Kendi evimi kendim yapacağım; hem de bir hafta içinde!” / “Hep hayalimdi ağaç evde yaşamak.” Bu sefer bu cümleleri çeşitlendirmek yerine zamanında bu cümleleri kurup, eylem kısmını gerçekleştirenlerin mesut hayatlarına göz atalım; belki ilham verir, kafamıza eser…

Peter ve Katie ormanın içindeki ağaç evlerinde genellikle böyle gülümsüyor olmalılar.


Ormanın içinde
Bir kişi tanımıyorum ki ağaç evde yaşamak ya da en azından birkaç saatini orada geçirmek fikriyle kendinden geçmesin. Ama tabii ki bu fikir pratiğe dökülemez genellikle. Hayallerini gerçekleştirebilen Atlantalı Peter Bahouth ve eşi Katie’nin küçük ağaç evlerinin varlığından haberdar olmak insanı mutlu ediyor bu yüzden… Uluslararası bir çevre organizasyonu için  Alaska tundralarından İngiliz Kolumbiyası ormanlarının korunmasına kadar birçok faaliyeti yöneten  Peter Bahouth ve eşi Atlanta’nın ormanlık kesiminde çocukluk hayallerini süsleyen evi hayata geçirebilmenin haklı gururu ve rehaveti içinde mutlu mesut yaşıyor olmalı…
Aslında Bahout’lar hafta içi Atlanta’nın merkezinde bir cam evde yaşıyorlar. Tahmin edileceği üzere burası da geri dönüşümlü bir eko-ev. Ama bu üç bölümden oluşan ağaç evin yerini tutmayacağı kesin. “Çok uzaklara gitmeden doğanın içinde olmayı seviyorum.” diyen Peter, evi yaparlarken ormanın doğal dokusuna fazla müdahale etmemek için onun şekline ve zeminine uyduklarını, evi üç bölmeye ayırarak bu kısımları birbirine köprülerle bağladıklarını anlatıyor. 
( hgtvgardens.com)


Bu tip evlerin en güzel taraflarından biri de fazla özenilmemiş, başına buyruk halleri; dekor zamanla kendini buluyor zaten.

Çift, evin bölümlerini “Akıl”, “Vücut” ve “Ruh” olarak adlandırmış. “Akıl”; genellikle zamanlarının çoğunu geçirdikleri küçük salon kısmı. Salona mini asma köprüyle bağlanan yatak odası “Vücut”, “Ruh” ise yüksek bir platformun üzerinde bulunan ve ormanın en güzel gün batımı manzarasını izleyebilecekleri bir noktaya konumlanmış üçüncü kısım. Onlar böyle diyorlar yani… 

Helsinki'ye çok yakın orman arazisi içinde saydam bir kutucuk; enerjisini de solar panellerinden alıyor.  


Göldeki oda
Cam ev demişken,  Helsinki yakınlarındaki ormanlık alanda yer alan saydam bir güzelliği es geçmek olmaz. Finlandiyalı mimar Ville Hara ve tasarımcı Linda Bergroth’un Kekkilä Garden firması için hayata geçirdikleri cam ev projesi Ville Hara’nın kendi eko evinin tek odaya indirgenmesi fikrinden yola çıkılarak tasarlanmış. Gölün hemen yanındaki saydam kulübenin içinde sadece bir yatak bulunuyor. Ahşap zemin ve solar panellerle tamamlanan evin arka kısmında ise doğa yaşamının içinde ihtiyaç duyulabilecek eşyaların yerleştirilebileceği bir bölme yer alıyor. Üç sene önce ülkesinde “Yılın Bahçe Tasarımı” ödülü kazanan evde ve benzerlerinde şimdi kimler yaşıyor bilemiyoruz tabii. Bu zarif ev tasarımı, doğada yaşamayı seven ama kendi evini inşa etmek yerine satın almayı tercih edenler için gayet uygun olabilir, neden olmasın? http://www.kekkila.com/ (fotoğraflar: Arsi Ikäheimonen)

Cam evin arka tarafında ormanda yaşamak için gereken malzemelerin yerleştirilebileceği minik bir depo alanı bulunuyor. 


Deniz kıyısındaki kutucuk
Londra’ya bir saat uzaklıkta, deniz kıyısında bulunan 25 kutucuktan biri Danimarkalı tasarımcı Nina Tolstrup’un. Tasarımcı bu küçük evi fırsat buldukça ailesiyle kaçmak için hayata geçirmiş. Evin her tarafında da doğal olarak onun tasarımları bulunuyor. Bu deniz kıyısındaki kutucuğun benzerlerine göre biraz daha büyük olduğunu belirtelim; kendisi 36 metrekare.

Londra'ya bir saat uzaklıktaki sahilde bulunan 25 minik evden biri de Nina Tolstrup'un. Renkleriyle her daim yazı hatırlatıyor. 

Salonun hemen arkasındaki mutfağa yeşil bir kapıdan geçiliyor. Sadeliğiyle tipik bir kuzey mutfağı. 


El emeği 
Avustralya, New South Wales’de doğal döngüye uygun “yaşaması” için kışın soğuk, yazın da sıcak olmasına izin verilen bir ev var ki, ismine bir türlü rastlayamadığım sahibi enteresan biri olmalı. Bulunduğu çayırın tepe noktasında bir koyun barınağına tepeden bakan evin tüm malzemelerini özel olarak seçmiş. Göldeki suyun filtrelenerek eve gelmesi için özel bir sistem yapmış. Oluklu levhalar, bakır ve geri dönüşümlü okaliptüs ağacı kullanmış. Güneş panellerinden bahsetmiyorum bile, onlar bu tür yapıların vazgeçilmezi zaten. Fakat bu evin içinde diğerlerinden farklı bir şey var: Şömine! Ara sıra biraz soğuk oluyor ve doğanın döngüsüne uymak zorlaşıyor olmalı.


New South Wales'deki bu eve büyük emek harcanmış. Gölden gelen suyu filtrelemek için kullanılan tank evin dekorasyonunun bir parçası. 


Ve diğerleri...
Le Corbusier’in “Seaside Cabin” inden ilham alan bir müzisyen, kendine onunkine benzer ama işlenmemiş kütüklerden oluşan bir ev yapmış. Evin pencereleri genel görünümle tezat oluşturuyor ama sırıtmıyor bu durum. Küçük alanlarda yaşamayı ve çalışmayı sevdiğini söyleyen ev sahibi, buranın geçici ve mobil olmasını istediği için gerektiğinde evini tekerlekler üzerine yerleşebilecek şekilde inşa etmiş.


İnanması biraz güç ama, bu kütük ev istendiğinde taşınması için tekerlekler üzerine oturtulabiliyor. 

Danimarka’nın Aero Adası'ndaki Aeroskobing’de deniz kıyısındaki barakalarının içinde elektrik ve su bulunuyor. Rengarenkler ve kumsala saçılmış şekerlemelere benziyorlar.

 
Aeroskobing'in şekerleme evleri.


Fransız sanatçı Richard Texier’in stüdyo evi ise denizin üzerine inşa edilmiş. La Rochelle yakınlarındaki  Arytree sahilindeki evin kendisi zaten sanat eserinden hallice! Birbirinden bağımsız birkaç kısımdan oluşan ev sanatçı tarafından mavinin şahane bir tonuna boyanmış. Texier burada hem resim, heykel yapıyor hem de yaşıyor.


Sanatçı Richard Texier'in Arytree sahilindeki stüdyo evi.
Stüdyo evin mutfağı dışıyla pek uyumlu görünmüyor ama kimin umurunda!

Texier'in evini oluşturan parçalardan biri; balıkçı barınağı esintili. 


California, Big Sur'daki ağaç kabinler Pasifik Okyanusu manzaralı. Alternatif bir hayat değil de hoş bir tatil vaat ediyorlar.


İngiltere kırsalına park etmiş bu mobil konteynır-kütüphane, sahiplerinin seyahatlerine kitaplarını da götürme isteğinden doğmuş!



Bahçedeki "mikro" ev
Pekin’de bulunan bu “mikro ev” biraz anne evinden ayrılmak isteyen ergenin bahçe içine kurduğu barakaya benzese de tasarımı ve kendi kendine yetebilen duruşuyla pek havalı! Çinli mimar Liu Lubin tarafından tasarlanan evde oturma, uyku ve yemek hazırlamak için yeterli alan bulunuyor. Liu Lubin, evin gerektiği zaman kaldırılıp taşınması için malzemeyi hafifletmek istemiş ve elyaf takviyeli kompozit köpük kullanmış. Annesi kızarsa vinç çağırıp evini bahçeden çektirebiliyor yani diye kötü bir espri de yapmış bulundum artık…




Liu Lubin'in mikro evi taşınabilmesi için hafif malzemelerle üretilmiş.

27 Kasım 2013 Çarşamba

İçi seni dışı beni yakan Nagakin Kapsül Kulesi




Tokyo’nun Ginza bölgesinde enteresan ve turist kafasına göre tam fotoğraflık bir bina yükseliyor: Nagakin Kapsül Kulesi, orijinal adıyla Nagakin Kapuseru Tawa. Binanın  mimarı Kisho Kurokawa kendisini dünyaya tanıtan bu yapıdan sonra en az onun kadar çarpıcı ve büyük projelere imza atmış. Oda şeklindeki kapsüllerin ana yapıya gerçek boyutlarıyla eklenmesinden meydana gelen Nagakin Kapsül Kulesi, “kapsül mimarisi” olarak literatüre geçen tarzın da ilk örneği sayılıyor.

Birbirine komşu tam 140 kutucuktan oluşan Nagakin Kulesi'nin önünden geçip ona kayıtsız kalmak imkansız. 

Her biri birbirinden bağımsız olarak takılıp-çıkartılabilen bu kutucuklar tam 140 adet; bina da 14 kattan oluşuyor. Kutulara yakından bakıp ön cephelerini şöyle bir süzünce binanın lakabının neden “washing machine building” olduğunu gayet net bir şekilde anlıyorsunuz. Gerçekten de bu kutuların içinde yaşayanlar odaların gereksinimi olan hava ve ışığı maksimumda verebilen iri yuvarlak pencerelerden ötürü dev bir çamaşır makinesinde yaşadıkları hissine kapılıyor olabilirler. Ya da “zaten 4 metrekare’ye hapsolmuşum bana ilişmeyin” de diyor olabilirler; kim bilebilir. Lakin binaya uzaktan baktığınızda ilginizi çekmemesi, orada yaşamanın nasıl bir şey olacağını düşünmemeniz imkansız gibi…




Ginza'daki binanın yapımının 1972’de tamamlandığını okuduğumda biraz şaşırmıştım; sizce de günümüze daha yakın bir tarihte tasarlanmış gibi durmuyor mu? İlk zamanlarında hafta içi geç saatlere kadar çalışan kişilere (yani hemen hemen herkese?) ekonomik barınma imkanı sunmak üzere planlanmış bir otel projesi olan binanın büyük bir kısmı günümüzde konut olarak kullanılıyor. Ayrıca kapsülleri ofis ya da dükkan olarak da kiralayanlar bulunuyormuş.


Merhaba, ben dev bir çamaşır makinesinde ikamet ediyorum. 


İçinde yaşayanların nasıl hissettikleri merak konusu olan binada 140 kapsül, merkez noktanın etrafına çeşitli açılarla yerleştirilmiş. Mimar Kurokawa, zamanında yüksek gerilime sahip dört metal çubuk yardımıyla kapsül birimlerini betona yerleştirecek teknolojiyi de geliştirmiş. Gömme yatak ve banyo üniteleri ile birlikte TV, radyo ve saat ünitelerinin bulunduğu tek kişilik odalar, 4 × 2.5 m. ebadındaki yük konteynırlarının değiştirilmesi ile oluşmuş. Yapıldıkları fabrikada  iç kısımları enerji tedarik sistemleri ve donanımlarıyla beraber tam olarak yerleştirilen kapsüller daha sonra yukarı kaldırılarak betondaki merkez dingillere oturtulmuş. Lego kule böylece tamamlanmış.

Nagakin'in odaları genellikle pencereye paralel yerleştirilen bir yatak, açılır kapanır dolap ve TV ünitesi ile uçakların tuvaletleri kadar alana sahip banyo kısmından oluşuyor. Yukarıdaki kesit ve fotoğraf 70'li yıllara ait ilk oda örneklerinden.  

Yerleri değiştirilebilen, sayıları azaltılabilen kapsüller fikrinden yola çıkan mimar Kurokawa, sürdürülebilir mimari adına bir ilke imza atmış olsa da drenaj ve su borularının zarar görmesine neden olacağı için binada 33 yıldır herhangi bir değişiklik yapılmamış. Yani kutucuklar uzun süredir yerlerinde sabit duruyorlar.


2. Dünya Savaşı sonrası büyük travmalar atlatan Japonya’nın “kültürel dirilişinin mimari sembollerinden” sayılan kule, insanı derin derin düşünmeye sevk etmiyor değil hani… Küçücük kapsülcükler hem çekici, hem boğucu, hem tek tipleşmenin sembolü; bir yandan da eğlenceli gibi… Bir garip yani; yorum yapabilmek için en az bir ay kadar burada yaşayıp deneyimlemek gerekli sanki. Yani hem Tokyo’nun havasını hem de bu bitişik hücrelerden oluşan organizmanın havasını koklamak… Sırf maddi anlamda uygun barınma imkanı sunduğu için bu modelin yaygınlaşması ihtimali insana bir tuhaf gelse de akıl çelen bir tarafları da yok değil. Yani azı talep ederek de mutlu olabilirsin yanılsamasının ekonomik/mimari modeli olarak… Bir yandan diyor ki insan; kim hayatını birkaç metrekarede sürdürmekten memnun olabilir. Ama şu sonuca da varıyor hızlıca; hayatını zaten birkaç kilometrekarelik bir kapsülün içinde geçiriyorsun; bu kapsül senin hayat tarzının minimalize edilmiş modeli sevgili dünyalı. Yani eğer onun içinde yaşamak istemiyorsan kendi alternatifini yaratacaksın. Buradan konu çok başka yerlere gider en iyisi şöyle toparlamak;  bu kapsülü sadece bir ay deneyimlemek iyidir; o da sadece deneyimlemek için… (Arada iç sese yer vermezsek neye yarar blog yazmak.)



Kaptan Spock da yan kapsüldeydi zaten. Odaların dekorasyonu tabii ki değiştirilebiliyor; yatağı pencere kenarından kaldırıp açılır kapanır versiyonunu kullanmak yerden tasarruf sağlayabilir mesela. Marimekko yastıklar da gözümüzden kaçmadı...



Japonya’da bu tarz barınma modeli halkın ya da turistlerin çok da yabancı oldukları bir mevzu değil. Hava alanlarının içinde ya da yakınlarında bulunan tek yataklı hücre oteller bu fikrin bir uzantısı gibi görünüyor. Yazarken fark ettim; hücre kelimesi de nasıl sevimsiz nasıl sevimsiz…

Klozet ve duş yan yana.


Kendine ait bir oda
Bu sayfada örnek bir kesitini bulabileceğiniz kapsüller genel olarak pencereye paralel yerleştirilmiş bir yatak, sol duvarında raflar bulunan TV ünitesi, çalışma alanı ve kullanıcının tercihine ya da akrobasi yeteneğine göre mutfak olarak kullanılabilecek ufak bir tezgahın hemen karşısında içinde minicik bir duş ve klozet bulunan banyo bölümünden oluşuyor. Banyonun büyüklüğünün bir uçağın WC’si kadar olduğu belirtiliyor. Kapsüllerde yatağın yerini değiştirerek ya da açılır kapanır yatak kullanarak alandan tasarruf etmek mümkün, ama yine de tokyotimes.org’un fotoğraflarından yola çıkarak içeriye sığmanın biraz zor zanaat olduğunu söyleyebiliriz. En azından uzun süredir burada oturan bina sakinleri için…



Demiştik küçük alana uzun soluklu sığmak zor zanaat diye. Kapsüllerin kapı önlerinde çekilen fotoğraflar tokyotimes.org'dan. 




 

25 Kasım 2013 Pazartesi

Anti trend

Trend denilen şeyler bütününü nasıl da hiç sevmediğimden bahsetmiş miydim?

İşte bu blogun kafası tam olarak budur. Dört başı da mamurdur.


23 Kasım 2013 Cumartesi

Tasarım Bienali’nden Tarlabaşı’na uzanmak

“Gelecek artık eskisi gibi değil”

Yukarıda okuduğunuz başlık İstanbul Kültür Sanat Vakfı tarafından düzenlenen 2. Tasarım Bienali’nin 2014 için belirlenen teması. İlki geçen sene düzenlenen bienalin yeni projeleri ateşlemesi için uygun görülen teması küratör Zoë Ryan tarafından geçen hafta açıklandı. Tabii ki uyuduğum! için katılamadığım basın toplantısından sonra elime geçen bültende çok hoşuma giden bu başlığı okudum.
Bültende bir de şöyle bir kısım var; aynen kopyalıyorum: “İstanbul’un tasarıma ve tasarımın günlük hayatla ilişkisine dair alternatif düşünce üretmenin merkezlerinden biri olarak hızlı bir dönüşümden geçtiğini de belirten Zoë Ryan, şehri, projeler, konuşmalar, atölye çalışmaları, yayınlar ve eylemler için olduğu kadar online inisiyatifler oluşturmak için de dinamik bir uzam olarak kullanacağını ifade etti.”
“Şu anda gelecek nedir?” sorusunun cevabını arayacak olan etkinlik kentsel tasarım (şehir ve bölge planlama), mimarlık, iç mimarlık, endüstriyel tasarım, grafik tasarım, moda ve tekstil tasarımı ile yeni medya tasarımı gibi disiplinleri ve yaratıcı alanları kapsıyor. Katılmak isteyenlerin, imge, animasyon, video, grafik, diyagram ve/veya metin formunda, ama bu formlarla sınırlı da olmayan manifestolarını, 1 Şubat 2014 tarihine kadar göndermeleri gerekiyor. Ayrıntılı bilgi için  bkz: tasarimbienali.iksv.org

Etkinlik bu sene tamamen ücretsiz olarak düzenlenecekmiş, haberiniz olsun… 

Zoe Ryan, 2. Tasarım Bienali küratörü, Chicago Sanat Enstitüsü Mimarlık ve Tasarım Bölümü.


Bienal’den serbest çağrışımla Tarlabaşı’na…

Evet, insanın gerçekten “dönüşüm”den geçilen şu süreç içerisinde “kentsel dönüşüm” mevzusuna ciddi ciddi kafayı takıp, özellikle Beyoğlu-Tarlabaşı civarında bilinçli bir şekilde kaderine terk edilip yakılan/yıkılan, yeni sakinleri sürgüne yollanan dantel gibi eski binaların peşine düşesi geliyor. “Rant” kelimesini enine boyuna masalara yatırası… Niyetim doğru Ahmetcilik oynamak ya da mesaj vermek değil, sadece son yıllarda kendime şu soruyu çok sorar oldum: “İstanbul mu dünyanın en güzel şehri yahu, neden ki?” Ve içinde yaşayanlar seyrettikçe daha çok çirkinleşecek, tadını, kokusunu, özelliğini yitirecek tabii diyorum. Ama karamsar değil umutluyum; özellikle bu hazirandan sonra…

Fotoğrafçısını ne yazık ki bilmediğim harika bir kare. Tarlabaşı ve kentsel dönüşüm için yazılan binlerce satıra eş değer.  

Ali Öz'ün geçen sene Eylül'de açtığı "Ayıp Şehir" isimli fotoğraf sergisinden bir kare.


“… o insanlar bir gecede buharlaştırıldı, evlerinden, sığınaklarından atıldı. Hem de evleri 3-5 kuruşa, zorla belediye, devlet ve özel sektör eliyle kamulaştırıldı ve o güzelim mimari doku yok edildi. Bir daha asla yerine konamayacak bir yıkım gerçekleştirildi. Buradaki insanlar sığınaklarından atıldı veya köylerine döndü, ya da uzaktaki başka varoş semtlerine sığındılar.” Ali Öz

Ali Öz’ün Agos’tan Can Öktemer’e verdiği röportajın tamamı için:

http://www.agos.com.tr/haber.php?seo=tarlabasi-sehrin-soylulastirma-adina-soysuzlastirilmasidir&haberid=4794