30 Aralık 2013 Pazartesi

Buzdan sesler korosu

Buz müziğinin yaratıcısı Terje Isungset "Icehorn"u ile.


Norveç, Geilo’da bu sene sekizincisi düzenlenecek bir festival var ki; oradan yükselen tınıları dünyanın başka bir yerinde duymanız pek mümkün değil. Tıpkı kayıt yapılamayan yüzyıllarda icra edilen müzikler gibi; bizzat orada bulunup tanık olmanız gerekiyor. Şimdi elimizin altındaki kayıtlarından dinleyebilirsiniz tabii de; sanıyorum bu bambaşka bir durum. Geilo'nun buz gibi havasını ciğerlerinize çekmeden alabileceğiniz bir keyif değil...

Fotoğraf: Emile Holba

Buz müziğinin mucidi Terje Isungset, bu “deli” işe soyunmadan önce taş, metal ve odunu da müziğinde kullanmış. Donmuş nehirlerin saçaklarından kopararak kendi kendine oyup denediği müzik aletlerinden kontrol edilebilir sesler çıktığını fark edince de profesyonel anlamda buz çalgıları yapmaya başlamış.

Buzdan yapılan enstrümanlar sadece aşina olduğumuz yaylı, telli ya da üflemelilerle sınırlı değil. "Iceridoo", "Icelur", "Isofon" diye isimlendirilen çeşitleri var. Fotoğraf: Solfrid Gjeldokk

Terje, 1999’da ilk konserini Lillehammer’de verdikten sonra 2001’de ilk buz müziği cd’sini İsveç’teki Ice Hotel’de kaydetmiş. 2005’te tamamen buz çalgılarıyla yapılan müziğin kayıtlarını tuttuğu bağımsız plak şirketini kurarak 2006 yılından itibaren Norveç, Geilo’da Ice Music Festival’i düzenlemeye başlamış.

Kuzeyden huzurlu Elf ninnileri. Fotoğraf: Emile Holba


Bu sayfadaki videolarda buzun nasıl kesilip işlendiğini izleyebilir ve buz müziği hakkında fikir edinebilirsiniz. Ya da isterseniz 16-19 Ocak 2014’te düzenlenecek festival için Geilo'nun yolunu tutabilirsiniz, neden olmasın? Bir de lütfen şu bağlantıdan özellikle enstrümanları inceleyin:  http://icemusic.no/
Dijuridoo gibi doğru yazıp yazmadığımdan bir türlü emin olamadığım bir çalgının bile buz versiyonuyla karşılaşmak olayın ne kadar ciddiye alındığını anlamak için yeterli…









16 Aralık 2013 Pazartesi

Alternatif yaşam formları 2: Benim cici karavanım!

Şu karavan mevzusu yok mu; uzun zamandır ukte içimde… Muhtelif zamanlarda muhtelif arama motorlarında karavan ve “campervan” aratmışlığım, onlarca fotoğraf biriktirmişliğim var. Arada onlara bakıp aman da ne şirinler diyorum elbette ama gel gör ki; kanımı asıl kaynatan ne dekorasyonları ne de süslü püslü halleri. Onları çekici kılan yaşattıkları seyyar ev hissiyatı tabii ki; istediğin zaman istediğin yerde, istediğin kadar sana eşlik edecek bir ev. 


Bahsettiğim, ara sıra bir karavanla ya da kamp aracıyla yollara dökülmek tabii ama bu araçlarda hayatlarını geçirenler de yok değil. Son çare olarak –bir nevi zorunluluktan- karavan kamplarında yaşamaya başlayan insanlardan söz etmiyorum; bu durum çok daha farklı bir yazının konusu çünkü… Ve sanırım bir gün burada ya da başka bir yerde onlardan da bahsedeceğim.

Konumuz Stuart ve Teresa Dace çifti gibi gönüllü olarak karavan hayatını seçenler ve hayatının belki de en önemli kısmını gönülden bağlı oldukları dört teker üzerinde yeni keşifler yapmaya adayanlar… Onların güzelleştirdikleri ufacık alanlar… Bu konudan bahsederken “üç noktalar” bitmiyor ve yazı giderek daha da romantik bir hal alıyor farkındayım. Bunun nedeni biraz Volkswagen T2’nin 31 Aralık’ta son kez üretilip tarihe karışacağı haberini almak, biraz da 60’ların özgür kampçılarının ruhuna nedense ilerleyen yaşımla daha bir özlem duymak mıdır nedir bilemedim…

Bakınız şu T2'nin güzelliğine! Meğerse tarih olacakmış yakında... 

   
Karavan sever bu kitabı da sever. 
Son zamanlarda bu konuya kafayı takmışken tesadüfen Pavillon’un “My Cool” serisinden kitapları keşfetmem de harika oldu. “My Cool Caravan” ve “My Cool Campervan” Jane Field-Lewis ve Chris Haddon’ın ortak çalışmaları. Kitaplardaki harika fotoğraflar ise Tina Hillier ve Hilary Walker’a ait. Mr. Baldwin ve diğer iki kamp güzelinden de bu kitaplar sayesinde haberdar oldum. İyi ki de oldum.


Mr. Baldwin, nam-ı diğer “Arkadaş Mıknatısı”
Stuart ve Teresa Dace çiftinin “arkadaş mıknatısı” da dedikleri Mr. Baldwin de sözünü ettiğimiz bu T2’lerden. Çift yıllardır bu maviş kamp aracıyla yollarda. Grafik tasarımcı olan Stuart’ın bir de Lodekka adında bir grubu var ve arada kamp aracını neredeyse sahneye dönüştürerek konserler verip, ufak turnelere de çıkıyorlar. Tabii ki bunlar sadece kendilerini eğlendirmek amacıyla verilen açık konserlerden ibaret oluyor.

Stuart ve Teresa yol arkadaşları Mr. Baldwin ile.

Bu Mr. Baldwin'in içi...

Bu da dışı. Fotoğraf: Tina Hillier.


Gümüş dostlar
Böyle gümüş dostlar başına! “Silverbullets” takma isimli Airstream karavanlar gerçekten de çok güzeller. Hatta biraz fazla dikkat bile çekiyorlar. Airstream familyasından –fotoğrafını gördüğünüz- 1958 model bir karavanın sahibi olan Mark da aracının koyu ahşap lambri gibi birçok orijinal özelliğinin yerli yerinde olduğunu söylüyor.  

Hilary Walker'ın objektifinden 1958 model bir Airstream karavan.

Bu arada benim yeni tanıştığım Airstream karavanlar aslında pek görkemli bir üne sahiplermiş. 1935 yılından beri üretilen Airstream araçların büyük çoğunluğu hala kullanımda yani oldukça dayanıklılar… Ayrıca sanırım bu kadar vazgeçilmez olmalarında yumurta formunu andıran tasarımlarının da payı var. Meraklıları için şu bilgiyi de vereyim madem;  satışta olanların en küçüğü 4.9 metrelik “base camp”, en büyüğü ise 10.3 metrelik “panamerica” modelleriymiş…

Airstream güzel bir şey arkadaşlar; bu da kallavi bir modeli. 


Ayaklı müze Myrtle
Myrtle, 1964 model bir Dodge Travco. Onun mobil bir müze olduğunu söyleyen sahipleri Myrtle’i satın aldıklarında şimdiki halinden biraz farklıymış. Orijinaline mümkün olduğunca sadık kalmak için çok eski parçalarla onu restore etmişler. Uzun yollar için yeni bir motor tercih edip güneş panelleri de eklemişler.

1964 model Dodge Travco'nun adı Myrtle ve güneş panelleri de var. (F: Hilary Walker)

Bir karavan ya da kamp aracının nasıl yuva haline getirilebileceğini sadece örneklere bakarak anlamak  mümkün. “Gypsy caravan” efsanesi büyüsünü hala korurken Retro, Vintage ve Country tarzda düzenlenmiş araçlara kayıtsız kalmak da imkansız.

Constance bir vintage güzeli.

Constance'nin içi. Baskın kırmızı, çiçekler, puantiye ve kareli yün battaniye ile stil önerisi arayanlar için renkli bir kutucuk. 



Yukarıda ve aşağıda Mark'ın Airstream karavanının içinden manzaralar; tatlı Retro!


 
(F: Hilary Walker)

Bir başka karavanın dışı ve içi... (F: Tina Hillier)

Seyahat ederken gelir sağlamak da olası...


Mecit Gülaydın’dan kamp tüyoları
Kamp araçlarından, karavan sevdasından bahsedip de Mecit -abi- Gülaydın’ı atlamam söz konusu olamazdı tabii. Fotoğrafçı Mecit Gülaydın’ı tanıyanlar onun özellikle retro araçlara olan tutkusunu çok iyi bilir. Ailesi ve arkadaşlarıyla dere tepe düz giden bir gezgin olarak işin püf noktalarıyla ilgili ondan bilgi almak şart oldu:
Mecit Gülaydın yıllardır yollarda.


Mecit abi, bu işe ilgin ne zaman başladı? Kamp aracınla ne zaman tanıştın, kaç yıldır birliktesiniz :)
Bu ilgi otomobil merakımla birlikte daha çocukluk yıllarıma dayanan ilgi alanım çerçevesinde ucu matchbox’lara kadar inen bir merak ile başladı diyebilirim.
Otomobil tutkum, içinde yaşanabilir araçları tanıdıkça karavan ( camper yada motokaravan ) tutkusuna dönüştü. İlk karavanım 1998 yılında aldığım bir Volkswagen minibüsü devşirmem sonucu ortaya çıktı. Evet, çocukluk yıllarındaki gibi küçük alanlarda yaşam becerisi bana çok eğlenceli geldi ve bunu gezelim görelim tutkusu ile birleştirince işte kamp karavan işlerinde buluverdim kendimi. Uzun lafın kısası 15 yıldır ilgileniyormuşum!

Mecit Gülaydın ve ailesinin yol arkadaşı emektar Volkswagen. 


Karavanla gitmekten, konaklamaktan hoşlandığın rotalar var mı?
Açıkçası karavanla sürekli gezebilirim ama hayat öyle filmlerde ki gibi olamayabiliyor zira aile olunca ancak ortak zaman dilimlerini kullanabiliyoruz. Bu yüzden ya hafta sonları yakın yerler ya da uzun tatillerde mevsimine göre planlar yapıyoruz. Örneğin kış kampları çok zevkli ve maceralı olurken yaz kampları daha çok deniz güneş kum oluveriyor. Yayla gezileri, tarihi mekanlar, coğrafi güzellikler, Avrupa’da sayısız güzergah şıkları sonsuz seçenekler sunuyor… Hepsinin kendi içinde farklı ve güzel yanları var.

Karavanda yaşamayı düşünür müsün? Geçmişte böyle bir deneyimin oldu mu?
Evet, her zaman düşündüm ama bunun için maalesef ülkemizde eskisi kadar "yurt dışındaki" gibi kamp alanları kalmadı ve tüm kampçıları zorlayan bir sorun halini aldı. Zira 1966 yılında kurulan kampkaravan derneği ve neredeyse Türkiye'nin her yerine açılan kamp alanları birer birer kapandılar ve özelikle bir "Dünya Kenti " olma iddiasında olan İstanbul’da ne yazık  ki bir kamping bile kalmadı . Ve her şeye rağmen neredeyse Avrupa’nın her ülkesinden ve her ekonomik gruba dahil kamp karavan sevdalıları İstanbul'a gelip sadece sahil yolunda beton otoparklar üzerinde yani teknesi ile gelip marina bulamayıp karaya çekmek gibi bir şeye maruz kalan ısrarlı gezginlere ev sahipliği yapan bir ülkede kamp ve karavan!



Sorumu geri alıyorum o halde :) Peki karavanla seyahat ve konaklamanın daha rahat olduğu yerler nereler?
Batı diyarı; zira bu hobi batının uzun süredir yaptığı ve kendini çok geliştirdiği bir alan bu yüzden Türkiye’nin batısı hatta özellikle Almanya bu işin cenneti diyebilirim.

Karavanla yeni bir hayata başlamak isteyenlere ne önerirsin?
Sahip oldukları araç ne olursa olsun içine girip yola çıkıp hayatı yaşamalarını; doğu veya batı, kuzey, güney fark etmeden gezgin olmayı öneririm!



Bu yazıya noktayı koymadan önce, yakında soyu tükenecek olan Volkswagen T2’lerle ilgili çok hoş bir yazıyı şu adresten okuyabilirsiniz:

Burada da suda giden karavan fikri var, enteresan:
http://www.ideasforroom.com/accesories/caravan-sealander-design-can-enhance-our-camping-atmosphere/



29 Kasım 2013 Cuma

Alternatif yaşam formları 1: Koza evim



“Gidiyorum buralardan, dağ başında yaşayacağım.” / “Canım nerede isterse orada yaşayacağım; evimi de kendi seçtiğim yere kuracağım.” / “Kendi evimi kendim yapacağım; hem de bir hafta içinde!” / “Hep hayalimdi ağaç evde yaşamak.” Bu sefer bu cümleleri çeşitlendirmek yerine zamanında bu cümleleri kurup, eylem kısmını gerçekleştirenlerin mesut hayatlarına göz atalım; belki ilham verir, kafamıza eser…

Peter ve Katie ormanın içindeki ağaç evlerinde genellikle böyle gülümsüyor olmalılar.


Ormanın içinde
Bir kişi tanımıyorum ki ağaç evde yaşamak ya da en azından birkaç saatini orada geçirmek fikriyle kendinden geçmesin. Ama tabii ki bu fikir pratiğe dökülemez genellikle. Hayallerini gerçekleştirebilen Atlantalı Peter Bahouth ve eşi Katie’nin küçük ağaç evlerinin varlığından haberdar olmak insanı mutlu ediyor bu yüzden… Uluslararası bir çevre organizasyonu için  Alaska tundralarından İngiliz Kolumbiyası ormanlarının korunmasına kadar birçok faaliyeti yöneten  Peter Bahouth ve eşi Atlanta’nın ormanlık kesiminde çocukluk hayallerini süsleyen evi hayata geçirebilmenin haklı gururu ve rehaveti içinde mutlu mesut yaşıyor olmalı…
Aslında Bahout’lar hafta içi Atlanta’nın merkezinde bir cam evde yaşıyorlar. Tahmin edileceği üzere burası da geri dönüşümlü bir eko-ev. Ama bu üç bölümden oluşan ağaç evin yerini tutmayacağı kesin. “Çok uzaklara gitmeden doğanın içinde olmayı seviyorum.” diyen Peter, evi yaparlarken ormanın doğal dokusuna fazla müdahale etmemek için onun şekline ve zeminine uyduklarını, evi üç bölmeye ayırarak bu kısımları birbirine köprülerle bağladıklarını anlatıyor. 
( hgtvgardens.com)


Bu tip evlerin en güzel taraflarından biri de fazla özenilmemiş, başına buyruk halleri; dekor zamanla kendini buluyor zaten.

Çift, evin bölümlerini “Akıl”, “Vücut” ve “Ruh” olarak adlandırmış. “Akıl”; genellikle zamanlarının çoğunu geçirdikleri küçük salon kısmı. Salona mini asma köprüyle bağlanan yatak odası “Vücut”, “Ruh” ise yüksek bir platformun üzerinde bulunan ve ormanın en güzel gün batımı manzarasını izleyebilecekleri bir noktaya konumlanmış üçüncü kısım. Onlar böyle diyorlar yani… 

Helsinki'ye çok yakın orman arazisi içinde saydam bir kutucuk; enerjisini de solar panellerinden alıyor.  


Göldeki oda
Cam ev demişken,  Helsinki yakınlarındaki ormanlık alanda yer alan saydam bir güzelliği es geçmek olmaz. Finlandiyalı mimar Ville Hara ve tasarımcı Linda Bergroth’un Kekkilä Garden firması için hayata geçirdikleri cam ev projesi Ville Hara’nın kendi eko evinin tek odaya indirgenmesi fikrinden yola çıkılarak tasarlanmış. Gölün hemen yanındaki saydam kulübenin içinde sadece bir yatak bulunuyor. Ahşap zemin ve solar panellerle tamamlanan evin arka kısmında ise doğa yaşamının içinde ihtiyaç duyulabilecek eşyaların yerleştirilebileceği bir bölme yer alıyor. Üç sene önce ülkesinde “Yılın Bahçe Tasarımı” ödülü kazanan evde ve benzerlerinde şimdi kimler yaşıyor bilemiyoruz tabii. Bu zarif ev tasarımı, doğada yaşamayı seven ama kendi evini inşa etmek yerine satın almayı tercih edenler için gayet uygun olabilir, neden olmasın? http://www.kekkila.com/ (fotoğraflar: Arsi Ikäheimonen)

Cam evin arka tarafında ormanda yaşamak için gereken malzemelerin yerleştirilebileceği minik bir depo alanı bulunuyor. 


Deniz kıyısındaki kutucuk
Londra’ya bir saat uzaklıkta, deniz kıyısında bulunan 25 kutucuktan biri Danimarkalı tasarımcı Nina Tolstrup’un. Tasarımcı bu küçük evi fırsat buldukça ailesiyle kaçmak için hayata geçirmiş. Evin her tarafında da doğal olarak onun tasarımları bulunuyor. Bu deniz kıyısındaki kutucuğun benzerlerine göre biraz daha büyük olduğunu belirtelim; kendisi 36 metrekare.

Londra'ya bir saat uzaklıktaki sahilde bulunan 25 minik evden biri de Nina Tolstrup'un. Renkleriyle her daim yazı hatırlatıyor. 

Salonun hemen arkasındaki mutfağa yeşil bir kapıdan geçiliyor. Sadeliğiyle tipik bir kuzey mutfağı. 


El emeği 
Avustralya, New South Wales’de doğal döngüye uygun “yaşaması” için kışın soğuk, yazın da sıcak olmasına izin verilen bir ev var ki, ismine bir türlü rastlayamadığım sahibi enteresan biri olmalı. Bulunduğu çayırın tepe noktasında bir koyun barınağına tepeden bakan evin tüm malzemelerini özel olarak seçmiş. Göldeki suyun filtrelenerek eve gelmesi için özel bir sistem yapmış. Oluklu levhalar, bakır ve geri dönüşümlü okaliptüs ağacı kullanmış. Güneş panellerinden bahsetmiyorum bile, onlar bu tür yapıların vazgeçilmezi zaten. Fakat bu evin içinde diğerlerinden farklı bir şey var: Şömine! Ara sıra biraz soğuk oluyor ve doğanın döngüsüne uymak zorlaşıyor olmalı.


New South Wales'deki bu eve büyük emek harcanmış. Gölden gelen suyu filtrelemek için kullanılan tank evin dekorasyonunun bir parçası. 


Ve diğerleri...
Le Corbusier’in “Seaside Cabin” inden ilham alan bir müzisyen, kendine onunkine benzer ama işlenmemiş kütüklerden oluşan bir ev yapmış. Evin pencereleri genel görünümle tezat oluşturuyor ama sırıtmıyor bu durum. Küçük alanlarda yaşamayı ve çalışmayı sevdiğini söyleyen ev sahibi, buranın geçici ve mobil olmasını istediği için gerektiğinde evini tekerlekler üzerine yerleşebilecek şekilde inşa etmiş.


İnanması biraz güç ama, bu kütük ev istendiğinde taşınması için tekerlekler üzerine oturtulabiliyor. 

Danimarka’nın Aero Adası'ndaki Aeroskobing’de deniz kıyısındaki barakalarının içinde elektrik ve su bulunuyor. Rengarenkler ve kumsala saçılmış şekerlemelere benziyorlar.

 
Aeroskobing'in şekerleme evleri.


Fransız sanatçı Richard Texier’in stüdyo evi ise denizin üzerine inşa edilmiş. La Rochelle yakınlarındaki  Arytree sahilindeki evin kendisi zaten sanat eserinden hallice! Birbirinden bağımsız birkaç kısımdan oluşan ev sanatçı tarafından mavinin şahane bir tonuna boyanmış. Texier burada hem resim, heykel yapıyor hem de yaşıyor.


Sanatçı Richard Texier'in Arytree sahilindeki stüdyo evi.
Stüdyo evin mutfağı dışıyla pek uyumlu görünmüyor ama kimin umurunda!

Texier'in evini oluşturan parçalardan biri; balıkçı barınağı esintili. 


California, Big Sur'daki ağaç kabinler Pasifik Okyanusu manzaralı. Alternatif bir hayat değil de hoş bir tatil vaat ediyorlar.


İngiltere kırsalına park etmiş bu mobil konteynır-kütüphane, sahiplerinin seyahatlerine kitaplarını da götürme isteğinden doğmuş!



Bahçedeki "mikro" ev
Pekin’de bulunan bu “mikro ev” biraz anne evinden ayrılmak isteyen ergenin bahçe içine kurduğu barakaya benzese de tasarımı ve kendi kendine yetebilen duruşuyla pek havalı! Çinli mimar Liu Lubin tarafından tasarlanan evde oturma, uyku ve yemek hazırlamak için yeterli alan bulunuyor. Liu Lubin, evin gerektiği zaman kaldırılıp taşınması için malzemeyi hafifletmek istemiş ve elyaf takviyeli kompozit köpük kullanmış. Annesi kızarsa vinç çağırıp evini bahçeden çektirebiliyor yani diye kötü bir espri de yapmış bulundum artık…




Liu Lubin'in mikro evi taşınabilmesi için hafif malzemelerle üretilmiş.

27 Kasım 2013 Çarşamba

İçi seni dışı beni yakan Nagakin Kapsül Kulesi




Tokyo’nun Ginza bölgesinde enteresan ve turist kafasına göre tam fotoğraflık bir bina yükseliyor: Nagakin Kapsül Kulesi, orijinal adıyla Nagakin Kapuseru Tawa. Binanın  mimarı Kisho Kurokawa kendisini dünyaya tanıtan bu yapıdan sonra en az onun kadar çarpıcı ve büyük projelere imza atmış. Oda şeklindeki kapsüllerin ana yapıya gerçek boyutlarıyla eklenmesinden meydana gelen Nagakin Kapsül Kulesi, “kapsül mimarisi” olarak literatüre geçen tarzın da ilk örneği sayılıyor.

Birbirine komşu tam 140 kutucuktan oluşan Nagakin Kulesi'nin önünden geçip ona kayıtsız kalmak imkansız. 

Her biri birbirinden bağımsız olarak takılıp-çıkartılabilen bu kutucuklar tam 140 adet; bina da 14 kattan oluşuyor. Kutulara yakından bakıp ön cephelerini şöyle bir süzünce binanın lakabının neden “washing machine building” olduğunu gayet net bir şekilde anlıyorsunuz. Gerçekten de bu kutuların içinde yaşayanlar odaların gereksinimi olan hava ve ışığı maksimumda verebilen iri yuvarlak pencerelerden ötürü dev bir çamaşır makinesinde yaşadıkları hissine kapılıyor olabilirler. Ya da “zaten 4 metrekare’ye hapsolmuşum bana ilişmeyin” de diyor olabilirler; kim bilebilir. Lakin binaya uzaktan baktığınızda ilginizi çekmemesi, orada yaşamanın nasıl bir şey olacağını düşünmemeniz imkansız gibi…




Ginza'daki binanın yapımının 1972’de tamamlandığını okuduğumda biraz şaşırmıştım; sizce de günümüze daha yakın bir tarihte tasarlanmış gibi durmuyor mu? İlk zamanlarında hafta içi geç saatlere kadar çalışan kişilere (yani hemen hemen herkese?) ekonomik barınma imkanı sunmak üzere planlanmış bir otel projesi olan binanın büyük bir kısmı günümüzde konut olarak kullanılıyor. Ayrıca kapsülleri ofis ya da dükkan olarak da kiralayanlar bulunuyormuş.


Merhaba, ben dev bir çamaşır makinesinde ikamet ediyorum. 


İçinde yaşayanların nasıl hissettikleri merak konusu olan binada 140 kapsül, merkez noktanın etrafına çeşitli açılarla yerleştirilmiş. Mimar Kurokawa, zamanında yüksek gerilime sahip dört metal çubuk yardımıyla kapsül birimlerini betona yerleştirecek teknolojiyi de geliştirmiş. Gömme yatak ve banyo üniteleri ile birlikte TV, radyo ve saat ünitelerinin bulunduğu tek kişilik odalar, 4 × 2.5 m. ebadındaki yük konteynırlarının değiştirilmesi ile oluşmuş. Yapıldıkları fabrikada  iç kısımları enerji tedarik sistemleri ve donanımlarıyla beraber tam olarak yerleştirilen kapsüller daha sonra yukarı kaldırılarak betondaki merkez dingillere oturtulmuş. Lego kule böylece tamamlanmış.

Nagakin'in odaları genellikle pencereye paralel yerleştirilen bir yatak, açılır kapanır dolap ve TV ünitesi ile uçakların tuvaletleri kadar alana sahip banyo kısmından oluşuyor. Yukarıdaki kesit ve fotoğraf 70'li yıllara ait ilk oda örneklerinden.  

Yerleri değiştirilebilen, sayıları azaltılabilen kapsüller fikrinden yola çıkan mimar Kurokawa, sürdürülebilir mimari adına bir ilke imza atmış olsa da drenaj ve su borularının zarar görmesine neden olacağı için binada 33 yıldır herhangi bir değişiklik yapılmamış. Yani kutucuklar uzun süredir yerlerinde sabit duruyorlar.


2. Dünya Savaşı sonrası büyük travmalar atlatan Japonya’nın “kültürel dirilişinin mimari sembollerinden” sayılan kule, insanı derin derin düşünmeye sevk etmiyor değil hani… Küçücük kapsülcükler hem çekici, hem boğucu, hem tek tipleşmenin sembolü; bir yandan da eğlenceli gibi… Bir garip yani; yorum yapabilmek için en az bir ay kadar burada yaşayıp deneyimlemek gerekli sanki. Yani hem Tokyo’nun havasını hem de bu bitişik hücrelerden oluşan organizmanın havasını koklamak… Sırf maddi anlamda uygun barınma imkanı sunduğu için bu modelin yaygınlaşması ihtimali insana bir tuhaf gelse de akıl çelen bir tarafları da yok değil. Yani azı talep ederek de mutlu olabilirsin yanılsamasının ekonomik/mimari modeli olarak… Bir yandan diyor ki insan; kim hayatını birkaç metrekarede sürdürmekten memnun olabilir. Ama şu sonuca da varıyor hızlıca; hayatını zaten birkaç kilometrekarelik bir kapsülün içinde geçiriyorsun; bu kapsül senin hayat tarzının minimalize edilmiş modeli sevgili dünyalı. Yani eğer onun içinde yaşamak istemiyorsan kendi alternatifini yaratacaksın. Buradan konu çok başka yerlere gider en iyisi şöyle toparlamak;  bu kapsülü sadece bir ay deneyimlemek iyidir; o da sadece deneyimlemek için… (Arada iç sese yer vermezsek neye yarar blog yazmak.)



Kaptan Spock da yan kapsüldeydi zaten. Odaların dekorasyonu tabii ki değiştirilebiliyor; yatağı pencere kenarından kaldırıp açılır kapanır versiyonunu kullanmak yerden tasarruf sağlayabilir mesela. Marimekko yastıklar da gözümüzden kaçmadı...



Japonya’da bu tarz barınma modeli halkın ya da turistlerin çok da yabancı oldukları bir mevzu değil. Hava alanlarının içinde ya da yakınlarında bulunan tek yataklı hücre oteller bu fikrin bir uzantısı gibi görünüyor. Yazarken fark ettim; hücre kelimesi de nasıl sevimsiz nasıl sevimsiz…

Klozet ve duş yan yana.


Kendine ait bir oda
Bu sayfada örnek bir kesitini bulabileceğiniz kapsüller genel olarak pencereye paralel yerleştirilmiş bir yatak, sol duvarında raflar bulunan TV ünitesi, çalışma alanı ve kullanıcının tercihine ya da akrobasi yeteneğine göre mutfak olarak kullanılabilecek ufak bir tezgahın hemen karşısında içinde minicik bir duş ve klozet bulunan banyo bölümünden oluşuyor. Banyonun büyüklüğünün bir uçağın WC’si kadar olduğu belirtiliyor. Kapsüllerde yatağın yerini değiştirerek ya da açılır kapanır yatak kullanarak alandan tasarruf etmek mümkün, ama yine de tokyotimes.org’un fotoğraflarından yola çıkarak içeriye sığmanın biraz zor zanaat olduğunu söyleyebiliriz. En azından uzun süredir burada oturan bina sakinleri için…



Demiştik küçük alana uzun soluklu sığmak zor zanaat diye. Kapsüllerin kapı önlerinde çekilen fotoğraflar tokyotimes.org'dan.